Ayşe Gülce : Mestan

“Hayatımı yazsam olmaz ki roman,
Sana aşkımı yazsam destân olur!
Bir siyah perde, gözümde bir duman,
Kapımdan geçen anca mestân olur!”

MESTAN

“Sizi gidi elleri ayakları kırılasıcalar sizii! Tok evin aç köpekleri! Şunlara bak kaşla göz arası girmişler içeri. İçeriyi talan ettikleri yetmiyor kapıyı da açık bırakıp gitmişler. Bir yakalarsam çatır çatır kıracağım kemiklerinizi!”

Bahçeye inen uzun merdiveni üçer beşer inerken anamın sesinin şiddeti de arkamdan ittiriyordu beni. Bedenime saplanmayan ama ağzından çıktığı an gövdemi var gücüyle sürükleyen kurşunlar gibi. Nereye yapıştırır bunlar beni diye düşünürken, ayaklarıma söz geçiremezken, bahçe kapısının üstünden de aşıp sokakta buldum kendimi. O ağzından çıkan çatır çatır kemik kırma sesinin acımasızlığına rağmen, ceplerime doldurduğum leblebiler, fındıklar, fıstıklar ortalığa saçılmasın diye pantolonumun iki cebini de ellerimle sıkı sıkı bastırırken, iyi aştım kapının üstünden. Ağzımı burnumu kırmadan nasıl atladım hayret! Başka zaman olsa bu kiloyla bacağımı kaldıramam. Korku insana neler yaptırıyor hey Allah’ım. Kafası koparılan horozun can havliyle koşturması gibi fırladım evin kapısından ama aklımı başıma koyunca iyi toparladım sonrasında. Anam da toparlar. Bizi dişlerinin arasında ezmişçesine haykırışı nasılsa birazdan söner. O şimdi sağa sola bakınır, en fazla bahçeyi aranır, etrafta dört dolanır, kimselere denk gelmezse pörsümüş öfkesini de yanına alır bahçedeki yeşilliklere çiçeklere falan dalar. Bendeniz Hasan Hüseyin de biraz siner kapı önünde, sonra da doooğru okul bahçesine topuklar. Kahvehane okulun karşısında zaten babamın çıktığını gördüğüm an koşar koluna yapışırım eve birlik gideriz, kapıdan kol kola gireriz, annem de babamın yanındayken bana saydıramaz. Bir tanecik oğluyum, ailenin tek varisi benim, babam bana toz kondurmaz. Biri bana laf söyleyecek olsa babam gerilir önlerine tüm cüssesiyle. Hani şu az önce arkamdan kovalayan anamın sözleri var ya onları falan bir duyacaktı. Mermileri tek tek yakalar geri fırlatırdı. Evde, yolda, sokakta, okulda, köyde kimseler dokunamaz bana. Yeter ki babam olsun yanımda. Yalnız anamın çığlıklarına bakılırsa üç ablamı da zan altında bıraktım yaramazlığımla. Onlarla birlik patlattık sanıyor çerez zulasını. Bana bir şey diyemeyeceğinden de zavallılardan çıkaracak şimdi acısını. Allah vere de çok dövmese bari. Yok ki kadının elinin ayarı, şöyle baksan çelimsiz kara kuru bir kadın ama kemikli elleriyle sızlatıyor her yanımızı. O kupkuru gövdede o ne kuvvet anlamadım gitti. Ben bu etli butlu halimle kavgada kimselerin canını yakamıyorum. Var gücümle vurduğum oğlanlar “Acımadı kiii acımadı kiii…” diye diye kaçıp gidiyorlar. Tabi bir kemikten tokmak düşün bir de pamuktan. Benim yumruklar yumuşacık. Vurduğun an dış yüzeydeki yağlı ve yumuşak katman hava yastığı gibi emiyor içine basıncı. Eee böyle olunca vurduğun acır mı? Acımıyor demek ki. Ötekinde öyle mi ya? Araya giren hiçbir şey yok kemikle deri arasında. Doğrudan uyguluyorsun kuvveti karşıya. Çok kavgacı bir çocuk olmama rağmen niye bu kadar seviliyorum diye düşünürdüm bazen. Bak bu da sebeplerden biri: Acımadı kii!

            Üç kızdan sonra olmuş erkek evlat olarak fazla şımartılmışım. Sadece anam babam değil bütün köylü gelmiş şımartmış beni doğar doğmaz. İlk erkek çocuk bizim buralarda törenle kutlanmasa olmaz. Hele de benim gibi üç kızdan sonra doğmuşsa… Kütüğü en kalınından en irisinden hazırlarlar, doğan çocuğun kırkı çıkmadan aralarında demir para toplayıp bir mendilin içine sararlar. Sonra o mendili kütüğe bağlarlar. Para gibi değerli demir gibi sağlam olacak çocuğun karakterini böyle kırmızı bir mendil içinde kütükle birlik ana babaya sunarlar. Dama çıkan kütük töreni erkekleri kiremitleri bile isteye kırarak aşağıya babaya ünlerler: “Oğlunun adı ne? Oğlunun adı ne? Oğlunun adı ne?” Her seferinde aldıkları cevapla biraz daha coşarlar ve üçlemeyle ünleme tamamlanınca kütüğü aşağı atarlar. Atarlarken de hep bir ağızdan dörtlüklere dizdikleri dualar:

 

“Oğlunun ömrü uzun olsun

Düğünü güzün olsun

Keklik gibi dilli olsun

Ardıç gibi kollu olsun

 

Ovada çifti sürülsün

Dağda koyunu güdülsün

 

Oğlunu yaşı uzun olsun

Çıralı kütük senin olsun

Al erkeç bizim olsun”

 

Sonrasında havaya silahla ateş açmalar, davullar, zurnalar… Bu kütüğü atanlara bir koyun kesilip yemek pişirilir çerezler hazırlanıp dağıtılır. Hem adamın kiremitlerini kır, hem kütükle saldır ama hatırın da hatırdır. Atılan kütük saklanmalıdır. Ne zamana kadar? Evlenip düğün dernek kurulana kadar. İşte o gün yemek kazanlarının altında yakılmak üzere, doğduğu günden evlendiği güne, saklanır evin bir köşesinde, yirmi yirmi beş yıl artık neyse… Zıbınını, patiğini ayırıp bir köşeye koymuşsun gibi hatıra niyetine. Çocuklar doğduklarında nasıl da kıymetlidir böyle. Ama biraz büyüdüğünde, sağı solu karıştırmaya gücü yetip de anasını sinirlendirdiğinde, benim gibi kovalanır durur beddualar eşliğinde. O öpüp kokladığı yumuk yumuk elleri bile kırılsın ister. Karnını doyurduktan sonra daha da canı bir şeycikler çekmesin ister. Kendi nasılsa -çocuk bu demeden- evladı da kırk yaşında gibi davransın ister. Ne verirse onu yesin, ötesini berisini deşelemesin, evi beklesin, sağda solda gezmesin, yaramazlık etmesin, nefsine yenilmesin... Sanki doğumu kütükle kutlanan oğlan değilsin de evin köpeğisin. Hakikaten bak arkamdan onu da söylemişti. Tok evin aç köpeği, demişti. O ne demekse artık. Evin karnı tok, bizimki aç öyle mi? Evi doyuracağında bize baksana o zaman. Aldığın şekerleri, kuruyemişleri evin köşe bucağına sokuşturacağına taze taze önümüze koysana. En son bir kovaya doldurup tavana asmış kadın, hey Allah’ım, ciğerci kedisi gibi bakıp da uzanamayalım diye herhalde. Baka baka murdar deyip çekip gideceğimizi mi düşündü ne? Hiç kusura bakma anacım, murdar diyemeyeceğim uzanamadığım ciğere. Yastığı yorganı üst üste bir bir yığdım ciğere de uzandım. Yemeye de yedirmeye de kıyamadığın ne varsa bir güzel aşırdım. O bakmalara doyamadığın, ayak bastırmadığın misafir odasını da altı üstünde bıraktım çıktım. Normalde adım attırmazsın, ellerinle dokuyup ışıldattığın o güzelim yalım yalım yanan kırmızı halına toz kondurmazsın ya, hiç umursamadım. Hatta vaktim olsa üzerinde tepine tepine yıpratırdım. Bu halı öyle can düşmanım. Ya hu kendimi bildim bileli bir hürmet bir hürmet şu halıya. Kadın içeri bizi zaten koymuyor, kendisi de girince uçarcasına üzerinde geziniyor. Aman yıpranmasın, aman solmasın diye perdeleri açıp güneşi bile içeri sokmuyor. Kırkta yılda bir ağır misafiri olup da şöyle bir silip süpürmek için içeri girse halıyı okşaya okşaya temizliyor. Ablalarımın saçlarını tararken kafalarına vurup tarağı çekiştiren kadın halının tüyünü incitmiyor. Ben böyle aşk görmedim üstü altı kırmızı bir halı. Tamam parlak kırmızı, dokurken de terlemiştir alnı ama bence çok fazla bu kadarı. Üstüne titreyeceğin halı mı kaldı? Kadının gözünde ne kocası ne çocukları. Yangın çıksa yemin ediyorum bizden önce kurtarır o halıyı.

 

Senin halın bu kadar kıymetliyse ben de bir evin bir oğluyum. Şu misafir odasının penceresinin önüne, bahçeye koyduğun ve yıllardır da sakladığın kütükle kutlanmadı mı doğumum? Allah var bugün hiç aklımda yoktu. “Gideyim de anamın bizden esirgeyip de misafirlere tebessümle dağıttığı çerezi, şekeri yiyeyim; kırmızı halısının üzerinde gezineyim.” gibi bir plan kurmamıştım. Gerçi halıya bastıkça da bir ferahladım, hıncımı aldım ama vallahi o açık pencerenin ve önündeki erkil kütüğün kurbanıyım. Ben bahçede oynarken bana baktılar baktılar baktılar ve fısıltıyla yanlarına çağırdılar: Hasan Hüseyin huuu, dedi kütük. “Bak sen doğduğundan beri buradayım, o gün nasıl coştuklarının tanığıyım. Gel üstüme bas da şu açık pencereden içeri gir. Anana da görünmezsin etraf tekindir.”  Pencere, dışarı uçuşan perdelerle de el edip beni çağırıyordu sanki: “Hasan Hüseyin gel, anan oda havalansın diye açtı beni birazdan kapatır hadi atlayıver içeri. Ben cam gözlerimle gördüm tavana astı çerezleri.” Bu şeytan fısıltısı nevinden seslenişlere tepkisiz kalamazdım, bastım kütüğe içeri atladım. Kütüğün verdiği cesaretle ilk günkü kutlama coşkusunu ayak tabanlarımdan beynime kadar ulaştırdım. Ayaklarımın altında çalınan davulla zurnanın, mendile sarılan demir paraların, kesilen kurbanın omuzlarında taşındım da odaya yuvarlandım. Ceplerimi bir güzel doldurduktan sonra da kapıyı yokladım, etrafta anam var mı diye havayı kokladım. Kapı da kilitli değildi açtığım gibi dışarı fırladım. On saniye geçti geçmedi. Belli ki kapı açılınca pencereden giren hava anamın kırmızı çizgisi olan kırmızı halısının kokusuyla dışarı çıktı, kokuyu duyan anacım da cezbeye tutulup misafir odasına koştu. Sonrasını biliyorsunuz zaten işte benim için kıyamet koptu. Her ne kadar haklı olsam da içimde bir şeyler alt üst oluyor annem bağırdığında. Beni sevdiğine dair hep doğudan doğurduğum güneş bu sefer batıdan çıkıp geliyor düzenimi bozuyor, çok kıymetliyim diye içime çivilediğim dağlar yerinden sökülüyor, huzur bulduğum serin denizim kaynatılıyor. Ben de mahşer meydanında koşturuyorum, kıyametin kopuşu bitsin de yeniden dirileyim diye bekliyorum. Birincisinde annem üflemişti Sûr’a ikincide babam üflesin istiyorum.

 

İçimdeki kıyameti köy meydanına kadar koşturdum ve okul bahçesinin duvarına oturup babamı beklemeye koyuldum. İsrafil’in oğluyum. İşte dağılıyorlar kahvehaneden. Hemen koşup babamın koluna yapıştım. Başımı okşarken göğsünü kabarttığını duyumsadım. O göğüsten çıkan nefesle yeniden dirildim. Eve gidelim, dedim. Ablamları da kurtarmak niyetindeyim. Bahçede bulup da canlarını yakmadıysa koşup yetişelim. Eve vardığımızda etraf süt liman. Anam misafir odasının penceresini örtmüş, kapısını kilitlemiş. Tapındığı halısına yüz sürüp çıkmış, huzuru bulmuş da mutfakta işe girişmiş bile. Ortalıkta ağlayan sızlayan da yok. Hesabım görülmeden cennete koyulmuş gibiyim. Babamın kolunu sıktığımı anca şimdi gevşetirken fark ettim. Yarın da sabahtan cümbür cemaat yaylaya gideceğiz. İki günlüğüne dayımların çadırında misafiriz. Telaştan kapanır gider bu mevzu rahat ederiz.

 

Yaylaya gittik geldik. Koyunların kuzuların içinde gezindik, neşelendik. Dağlara taşlara tırmanıp kekik kokularının peşinde sürüklendik. Yeşilinden kekik çayı demledik. Yıldızların altına uzanırken yere kilim bile sermedik. Taşa toprağa her zamankinden fazla değen bedenimiz yenilendi ve nihayetinde eve döndük. Biz alet edevatı traktörün kasasından indirirken annem de eline aldığı torbalarla yukarı çıktı. Dönüşte pazara da uğramıştık, benim geçen günkü zarar ziyanı kapatacak aldıklarıyla. Evin karnı acıktı tabi onu doyuracak. Acaba bu sefer nereye saklayacak, usulca gitsem arkasından baksam mı diye aklımdan geçirirken bir çığlık koptu içerden. Elimizdekileri telaşla bırakıp apar topar yukarı fırladık. Bahçeye inen uzunca merdiveni üçer beşer tırmandık. Anam elinde torbalarla misafir odasının kapısının önüne yığılmış kalmış. Yüreğimiz ağzımızda yanına vardık. Ablalarımla babam anamın başına toplaşırken, ayıltmak için biri kolonyaya öteki suya seğirtirken, diğeri yanaklarını hafif hafif tokatlarken ben misafir odasının açık kapısından içeri bakıp donakalmıştım. Anamın o kıpkırmızı yalım yalım ışıldayan halısının orta yerinde bir tümsek var ama o da ışıldıyor. Çünkü halının o güzelim kırmızı parlak tüylerinden yığılmış bir tümsek bu. Şöyle içeri adımladım tümseğin etrafındaki bütün tüylerin yolunup alttaki beyaz iplerin açığa çıkışına dehşetle bakakaldım. Koca halı yolunmuş tavuk gibi serili yatıyor. Eski ihtişamından eser kalmamış, tüm canlılığını yitirmiş, bir zamanlar gençmiş güzelmiş de şimdi saçı başı dökülmüş hatta elleriyle yolunup kucağına konulmuş bir acuze kadın gibi bana bakarken ortadaki tümsek göz kırpıyor. Yolunmuş saçlar birden kambura dönüşüyor. Bir kadının çirkinliğine dair kafamızda hangi kalıplar varsa bu halının üstünde toplanıyor. Kamburunun yanına vardığımda garip bir koku yayılıyor ve midem bulanıyor. Şöyle eğilip bakacağım ama içim almıyor. Meğer bizim kedi Mestan da mest olurmuş bu odaya. Geçen gün kapıyı açık bırakıp kaçtığımda o da girivermiş içeri kaşla göz arasında. Anam da öfkeyle bir çırpıda pencereyi örtüp kapıyı da kilitleyip çıkınca zavallı hayvan iki gündür hapis hayatı yaşarmış burada. Hacetini nereye defetsin çıkamayınca. Kıvranmış kıvranmış yazık kazacak bir avuç toprak bulamayınca da anamın o el sürmeye bile kıyamadığı utanmasa Kâbe örtüsü yerine yüz süreceği halının orta yerine hacetini bırakmış. Kedi bu temiz hayvan orta yere yapsa da ortada bırakamaz ki. İçinden çıkana bakmış bakmış fena utanmış. Yaradılışından gelene karşı koyamamış. Anamın gözbebeğine pençelerini geçirmiş tırmalamış tırmalamış, tümseğin yükseltisine bakılırsa iki gündür epey uğraşmış, yolunmadık tek köşe bırakmamış hayvancağız pisliğini bir güzel kapatmış. İki gündür bu odada yatmış kalkmış. Kapı açılır açılmaz da hemen dışarı kaçmış. Kedideki azme, kuvvete, cehde hayran kaldık. Anamın ayıldıktan sonraki feryatları olmasa hayvanı yakalayıp getirip madalya takacaktık. Be mübarek nasıl onca ipi söküp çıkardın, hiç mi yorulmadın? Amma iyi yaptın. Titiz bir kadına, fıtratının titizliğiyle, sadece bir halıya titizlenmek neymiş, güzel anlattın. Biz yapamadık yıllarca, sen iki günde anamın tahtını yıktın. Bencileyin kütükten mi sıçrayıp girdin içeri yoksa. Bir evin bir kedisisin benim gibi, yakışır da. Yok ben tok evin aç köpeğiydim, karıştırmayalım. Ama sevgili anacığım, kediden köpekten de ibret alalım. Hayvanları bir daha hakaret sözcüğü olarak kullanmayalım. Bak Mestan’a, düğünümde pilav kazanının altında yakacağın kırmızı mendilli kütüğü sıçrama tahtası yapıp nasıl da senin tahtına oturdu. Hatta oturmakla kalmayıp orta yerine dokunulmazlığını da koydu. Anam yıllardır bu halının güzelliğiyle mest olmuşken hanginiz daha titizlikten sarhoşmuş düşünüp duracağız artık. Yürü be Mestan delikanlı kediymişsin, yavruların kız olsun erkek olsun bir kütük de sana atacağız. Sesimizi çıkaramasak da içten içe bugünü coşkuyla kutlayacağız:

 

Titizliğin daim olsun

Neslini Allah korusun

Bir kedinin pençesiyle

Adalet yerini bulsun