Ayşe Gülce : Saklambaç

SAKLAMBAÇ

 

            Pencere önüne oturdu ağladı. Kâğıt mendil falan yok o yıllarda. Katlanmış kumaş mendili var önlüğünün etek cebinde, ortası beyaz kenarları çizgili, soluk pembe soluk mavi. Cebinden çıkarıp biraz açtı mendili. Baktı dışta kalan kat izleri kirli. Ne zamandır kullanılmamış ne suyla ne gözyaşıyla yıkanmamış. İlk katın temiz tarafına yüzünü sildi. Bir kat daha açıldı mendil içi temizdi. Bu kata da gözlerinden döktüğü inci tanelerini dizdi. Tekrar katladı, cebinin mahremiyetine sakladı mendili. Mendil ağlamış yüzünün tanığı. Ellerinin arasındayken onu hafızasına aldı. Katlarının arasında, ağlayan küçük bir kızın vesikalık fotoğrafı. Hangi vesikaya iliştirilecek bu fotoğraf derseniz çocukluk anıları, kitap kapağı. Günler sonra elini cebine atıp mendili çıkardığında katlarını açtığında, yıllar sonra o pencere önüne mendilsiz baktığında bile hatırlayacak o ânı.

 

            Kırkta yılda bir köylerine gelen seyyar oyuncakçıdan daha dün ağlaya zırlaya, yalvara yakara aldırdığı; üstündeki elbisesine hayran kaldığı oyuncak bebeği okula giderken avludaki duvara dayanmış tahta merdivenin en üst basamağına koyuvermişti aceleyle. Sabah sabah bebekle oyunu uzatmış, okula geç kalma korkusuyla da bebeği eve çıkarmayıp merdivene atmıştı. Okul dönüşü avlunun kapısını açtı. Kendini serin toprak damın altındaki karanlık avluya attı. Gözleri ilk anda hep yadırgar bu karanlığı ve yavaş yavaş atar içeri ilk üç beş adımı. Öyle ya keçiler oğlaklar burada geziniyor. Bazen yerde yatıyor oluyorlar. Acele ederse kapı önüne yatmış küçücük bir oğlağın üstüne basabilir. Ne zaman bu endişeyle kapıdan girse aklına hep kendisi gelir. Bu yüzden çoğu zaman temkinli içeri girerken. Çünkü o daha küçücük bir bebekken, epey de huysuzken gece boyu ağlayıp annesini yorgunluktan uykusuzluktan tüketirken, bir gece tahta beşiğinden inip emekleye emekleye kapı önüne yatmış ve orada uyuyup kalmış. Annesi gün boyu halı tezgahının başında gece de beşiğin yanında ama işte yorgunluk bu, ağır basmış. Babasıyla ellerinde battaniyeyle kolları kopana kadar sallaya sallaya güç bela uyutup beşiğe koydukları, her gece bağıra bağıra evi yıkan uyku düşmanı kızları bu gece uyur sanmış ve beşiğin yanındaki yer yatağına uzanmış. Baba geç saatte kahvehaneden gelince odanın kapısını açıp adımını içeri atmış ki ayağının altında bir yumuşaklık, sıcacık. Var gücüyle yere basmadan ayağını usulca kaldırıp elini kapı arkasına doğru uzatıp lambayı yakmış. Eşikte uyuyan bebeğe merhametle bakmış. Karısına da aynı merhametle bakacak ama önce azıcık aklını alsın, ondan sonra. Kızını kucağına alıp “Çocuk nerede hatun?” diye gürlediğinde yerinden sıçrayan annesi telaşla bir taraftan “Beşikte nerde olacak.” falan derken bir taraftan da beşiğin içindeki örtüleri yoklayıp uyku sersemi tahta beşiği hallaç pamuğu gibi dağıtmış. Nihayet “Çocuk yok, çocuk yok!” diye sayıklarken kocasıyla göz göze gelip yarı şaşkın yarı öfkeli bir gülümsemeyle derin bir nefes koyuvermiş ve kızlarını görmenin sevinciyle kocasını affetmiş. Babası annesinin aklını almış ama düşününce onun da aklı gitmiş aslında. Ya kapıdan içeri hızlıca girip üstüne bassaydı da minnacık canını… Allah korudu da usulca attı ayağını. İşte anne babasından dinlediği bu bebeklik anısı onu öyle çarpmıştı ki ne zaman karanlık avluya adımını atsa küçücük bir oğlağın üstüne basıverecekmiş gibi girer içeri usulca.

 

            Üstlerine basmamak için içeri endişeyle girdiği her gün merhamet ettiği oğlaklar da onun güzeller güzeli oyuncak bebeğinin elbisesine merhamet etseydi keşke. Hain keçiler hain oğlaklar bu ihanetiniz küçük kızın yüreğini yakar. O okuldan gelene kadar avludaki merdivene çıkıp bebeğinin elbisesini bir güzel kemirmişler, parça pinçik etmişler. Yiyecek hiç mi bir şey bulamadınız da bir tanecik bebeğinin elbisesini kemirdiniz. Ona alınan ilk ve son oyuncak bebek bu işte. Daha dün bu saatlerde elinde yoktu bile. O kadar yeniydi, daha almamıştı hevesini. Elinde kendini müdafaa edememiş yeni ama eskimiş bebeğiyle koşmuştu işte pencerenin önüne. Zaten kendini bildi bileli bu pencerenin önünde. Kerpiç evlerinin tahta çerçeveli küçük penceresi onun sığabileceği küçücük bir oda, kireç sıvalı. Ayşen’in çocuk dünyası. Burada ağlar burada güler. Eskiler ne güzel düşünmüşler. Pencere önlerini çocuklar otursun oynasın diye yarım metre genişliğinde içe doğru örmüşler. Oradan kuşları izlesin, sokakta oynayan çocukları gözlesin. Yağan yağmuru, karı, seher aydınlığını, komşu balkonu görsün. Hiç merak etme Ayşen bu anne karnı misali pencere önünde güvendesin. Bir tarafı seni besleyen eve doğru açılıyor diğer tarafı dünyaya. Evle göbek bağın kesilene kadar mutlu mesut yaşa burada. Otur oyuncak bebeğine ağla ama sonra bir kıyafet uydur eski kumaşlardan giydir güzelce, bebeğinin saçlarını bağla. Eskisi gibi olmaz ama sen yine de oyna.

 

            O bebeğiyle oynarken, oynayan başka biri daha var komşu balkonda. Pencere kapalı müzik sesi de gelmiyor kulağına ama çocuk durmadan oynuyor kolları havada. Karşısında oturan kadın ablası sanki. Yüzü ona dönük habire dans ediyor. Ayşen unuttu bebeğinin acısını çocuğu izliyor. Şarkısız oyun öyle komik görünüyor ki Ayşen bebeği elinden, üzüntüyü içinden atıp gülüyor. Alkış tutuyor ablası, onun da yüzünde şenlik havası. Çocuk böyle balkonda kimseye aldırmadan gündüz vakti yoldan gelen geçeni takmadan tüm saflığıyla dönüp duruyor. Ayşen onun bu haline hem hayretle hem hayranlıkla bakıyor çünkü o çok utangaçtır. Öyle ulu orta oynayamaz o yüzden belki de en sevdiği oyun saklambaçtır. Oyunla saklanabildiği, oyuna saklanabildiği zamanlar hep olacak. Hayret ve hayranlık ne kadar yakın, Ayşen’le balkon ne kadar uzak. Dizlerini karnına doğru çekip küçük ellerini bacaklarına bağlamış çenesini de dizlerine dayamış öyle ışıltılı gözlerle balkona bakıyor. Kirpikleri ıslak bir evin saçakları gibi gölgeliyor yüzünü. Oyunu izliyor ama onu görebileceklerini hiç düşünmüyor. Zaten düşünse hâlâ pencere önünde oturmaz içeri kaçardı. Ayşen insan kaçkını işte içine kapalı. Yıllar sonra öğrenecek o gün o balkonda aslında Ayşen için oynadıklarını. “Hatırlıyor musun balkonda oynardım.” diyecek çocuk. Şaşıracak Ayşen “Beni görüyor muydunuz?” diyecek. “Sana oynuyorduk ki!” dediğinde susacak, yüzü kızaracak çocukluğundan kalma utangaçlığıyla. Yıllar sonrası bu kadar. Yıllar öncesinden anlatmaya devam edelim. En sevdiği oyunun içine gidelim. Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe, sonra saklanmadım deme! Koştura koştura bir traktör kasasının altına saklanıyor. Dizlerini karnına doğru çekip yine çenesini dizlerine dayıyor. Pencere önü anne karnı cenin pozisyonu. Bu sefer kirpikleri kuru. Ayşen’in küçülme oyunu. Büyüdüğünde bile zaman zaman böyle bir yerlere saklanıp büzüşmek, küçülmek hissi kabarır içinde. Her neyse hala çocuğuz. Tadını çıkaralım bu en unutulmaz oyunumuz. Herkes bir yerlere sindi etraf bir anda sakinleşti derken kasanın altına koşarak biri daha girdi. Yanına oturdu Ayşen’in. Ayşen tedirgin. Herkesten her şeyden utanır, hemen yüzü kızarır. Çenesini dizinden kaldırdı, bir anlık yanına gelene baktı tekrar çevirdi kafasını. Yanakları kırmızı. Sevsinler senin yedi yaşını. Bu onun çocukluk aşkı. Kimseye aldırmadan oynadığı gündeki gibi pervasız, kimseler değil umuru. Balkon çocuğu. Yine oynayacak gibi kolunu kaldırıp Ayşen’in omzuna attı. O an iki küçük çocuk birbirlerinin kalbine saklandı. Utanmış yanağını öpüverecekken biri gelip kasanın altına baktı. Sanki saklanacak yer kalmadı. Kasanın altına koşan koşana. Ayşen çocuğu itip kalktı, kaçtı. Gitti pencere önüne saklandı. Buradan devam edecek oyuna yıllarca. Çocuk hâlâ saklambaçta. Kasanın altında kaldı o, hiç ortaya çıkmadı. Orada günlerce, aylarca, yıllarca saklandı. Belki kalbi kırıldı ama Ayşen kasanın altına saklanırken onun geleceğini bilip yanında ona yer açmıştı. Üçüncü şahıs kasanın altına bakmasa uzatırdı yanağını. Çocuk bilmiyor bunları. Ayşen utangaç, sevgiye aç, çocukluğunu orada bıraktı. Kimseler sobeleyemedi o günden sonra kalbini çünkü çocuk ebe değildi. Hiç aramadı Ayşen’i, saklandığı yeri bile bilmedi. Oysa kalbindeydi.

 

            Bir gün balkon çocuğunun ablası elinde bir fotoğrafla evlerine geldi. “Esra diye bir kıza âşık olmuş bizimki. Liseden sınıf arkadaşıymış. Kitabının arasında buldum fotoğrafını. Baksana ne güzel kız, okulu bitsin takarız nişanı.” Annesi fotoğrafa şöyle bir baktı, ağzından kıkırdayan bir cümle çıktı: “Hadi hayırlısı!” Burada sussaydı ama susmadı her şeye alkış tutan çenesi düşük ablası. “Sizin oğlanınkinin adı da Esra’ydı de mi kız? Gelinler çifter çifter gelecek mahalleye desene. Ayşen de okumadı nasıl çalışkan kızdı. Pek de güzel hanım hanımcık zilli, yok mu isteyeni? Oğlan küçük, ablasından önce mi evereceksin?” “İsteyeni var da istemiyor haspam. Armuda sap üzüme çöp vermiş Allah, bizimkine de akıl verseymiş. Nasip, geleni gönderiyoruz bakalım. Diziyor hepsini tesbih tanesi gibi. Veriyor elimize çekiyoruz ya sabır niyetine. Nişana düğüne sürüye sürüye götürüyorum. Gören beğenen oralarda görecek ama evden çıktığı mı var? Ev kuşu pencere önünde oturuyor, kitap okuyor akşama kadar. Okuduğu kitaplar da kafasını karıştırıyor da ondan mı evlenmiyor nedir. Bazen tepem atıyor elinden alıp sobaya sokuveriyorum romanlarını.” Onlar toprak damın üstünde böyle böyle konuşurlarken Ayşen de içerden onları dinliyordu. Çocuğun şen şakrak ablasının Ayşen’in içine attığı, bir avuç kordu. Okuduğu romanı bir kenara koydu açtı sözlüğü Esra’nın anlamını okudu: “pek çabuk, en çabuk” “çabuk, hızlı, yol gösterici, karanlıkta yol gösteren” Ah be Ayşen! Esra pek çabukmuş sen ay gibi güzelken. Karanlıkta yol göstereni kendin sandın bunca zaman. Meğer o başka bir ışığa tutulmuş sana bakmadan. Sözü Ayşen’e verelim uzatmadan.

 

 Şiir kitaplarım neredeydi?  İşte burada Cemal Safi “Ayşen”. Dördüncü dörtlüğü çok severdi. “Ağlarsan matemin yağar geceme/Gülersen mehtabın doğar geceme/Lale devri geldi gönül bahçeme/Senden gayri çiçek girmiyor Ayşen” Al sana Lale Devri sonrası büyük bir yıkılış bıraktı. Adı bari Mehtap olsaydı. Esra! Ne yavan isim dolunayın yanında. Yarından tezi yok her düğüne nişana koşacaksın ondan önce evlenmezsen insan değilsin kız! Bakalım yakında kimlerin mürüvvetlerini görmeye davetliydik? En yakını doktorun hanımı Münire’nin kızının nişanı. Annem Münire’nin kankası, ablası da arkadaşı. Sosyete düğünü ama olsun. Süslenecek kadar vaktimiz var. Ablası yarın öbür gün de benimkinin fotoğrafına bakar.

 

            Düğün günü arabanın arkasına annem, ben, balkon çocuğunun ablası doluştuk. Babam direksiyonda yanında da ablasının kocası. İki şişman kadının yanına camın kenarına büzüştüm. Öncesinde tabi taktım takıştırdım sürdüm sürüştürdüm. Burun buruna oturuyoruz daracık arabada. Annem şöyle bir baktı ablasına. Burun burunayız ya doğruca burnunun altına. “Kız bu ne Allah canını almasın insan şunları bi yolar, sosyete düğününe gidiyoruz ne bu bıyıklar!” “Amaaan ne olacak sosyete düğünüyse sosyete, bize ne, biz miyiz sosyete?” Olur mu olmaz mı yolunur mu yolunmaz mı, çantada cımbız var mıydı, köyden aşağı inene kadar virajlı dağ yolunda mücadele ettiler. En son annem çantasındaki çakmağı hatırladı, bir hışımla çıkardı. “Sen ellerinle kapat bakayım…” dedi “…kirpiklerini, kaşlarını, dudaklarını!” Öndekiler duymasın diye karşı koyamıyor da ablası. Ben gülüşümü kısacağım diye karnıma kramplar girdi. Annem çakmağı ateşledi simsiyah bıyıkları üteledi. “Hah şöyle!” dedi. Öndekiler görmüyor ama kıl bu, yanınca kokuyor tabi. Ablasının kocası babama döndü. “Dayı bi koku var arabadan mı geliyor? Yanık kıl kokusu gibi.” Ben sessizce gülmeye çalışmaktan çatladım çatlayacağım. Annem “Yooo biz koku almıyoruz dışardan geliyordur kelle falan üten varsa yolda sokakta ondandır.” Ablasının kapkara bıyıklarından, bir süre sonra da yanık kıl kokusundan kurtulduk. Bir saat sonra nişan salonunda hazır bulunduk.  Üç beş saatlik eğlencede kendime koca bulacağım, elimi çabuk tutmalıyım. Çok sürmedi bana kaçamak bakışlar atan birini gözüme kestirdim. Arada orta yere çıkıp nişan ahalisiyle biraz döndüm, gezindim. Bir fırsatını bulup bakıştığım oğlanın eline telefon numaramı da verdim. Haydi hayırlı uğurlu olsun. Evlilikten mi korkacağım bu saatten sonra. Kadın milleti nasıl iki tatlı söze tav oluyorsa erkek milletinin de her dediğini onayla biraz da pohpohla tamam. Oldu bu iş. Karşı koyamaz çoğu, göz süzüp gerdan kıran kadına. Yarın öbür gün beni arar. Gelin isteyin, söz, nişan, düğün. Onun okulunun bitmesine bir seneden fazla var daha. Ben üç aya evlenirim nasılsa.  Esra’ya aşıkmış, liseden arkadaşıymış. Pek de çalışkanmış. Okulu bitince yapacakmış düğünü. Demek unutmuş saklambaç oynadığımız günü. Oysa ben hiç unutmamıştım. Her gelene git deyip içten içe onu çağırmıştım. Evlendiğini görmeye dayanamam. Önce ben evlenirim, giderim buralardan.

 

            Ayşen’in planı tıkır tıkır işledi. Dediği gibi üç aya evlendi. Düğün günü bakıştığı adam da uzak memlekettendi. Oh ne iyi. Pencere önüyle vedalaştı, göbek bağını kesti, çook uzaklara telli duvaklı gelin gitti. Bir sene sonra bir yaz günü annesini ziyarete geldiğinde mahalledeki davul sesini duyunca Ayşen’in yüreği de güm güm etti. Geçti gitti sanıyordu, kocasını da sevmişti. Bir kızları olacaktı hatta adı bile belliydi. Kocası “Asya” olsun istemişti ama anlaştılar sonra “Gülce” koyacaktı adını. Şiirleri severdi. Arabadan inerken az ilerideki gelin arabasının arkasındaki iki isme takıldı gözleri. Papatyalarla süslenmiş iki çerçeve. Birinin içinde “ESRA” yazıyor ötekinde “MUSTAFA”. Haydaaa! Mustafa mı? Vallahi Mustafa! Ah akılsız kafa. Mustafa balkon çocuğunun baba bir anne ayrı üvey kardeşi. Annesiyle yaşıyordu. Ara sıra babasının yanına gelir üç beş gün dururdu. Ablasının o gün toprak damın üstünde annesine anlattığı Esra’ya aşık kardeşi öz kardeşi değil de üvey kardeşi miydi?

 

En sevdiğin oyun saklambaç mıydı? Çanak da çömlek patladı! Bak karıştırdın çocukları. Şimdi dön duvara yüzünü, kapat gözlerini baştan say ömrünü. Saklanmayan yılları ebele, tak peşine. Ayşen beynine pompalanan kanla kalbine akan geçmiş zamanla güç bela bağlantıyı kurunca sendeledi. Düşmemek için arabanın açık kapısına uzattı elini. Tutunuyor ama karnı burnunda. Bu haliyle hangi umuda tutunacak bundan sonra. Gelin arabasındaki isimlere mıhlanan gözlerini, olduğu yere yığılmak üzere olan bedenini kıpırdatamıyor. Gözleri kararıp kulakları uğulduyor bir süre. Sonra kulaklarındaki uğultu yerini davulun sesine bırakıyor yavaş yavaş. Başını düğün evinin balkonuna çevirdiğinde çocuğu görüyor. Kollarını kaldırmış yine kimseye aldırmadan oynuyor. Ablası yine ellerini çırpıyor. Bu sefer kalabalık balkon, düğün havası. Gelin, damat, ablası ve çocukluk aşkı… Ayşen’in yine gözleri yaşlı. Bugün oyuncak bebeğini kemirmedi keçiler, cebinde kâğıt mendiller… Önce yüzünü siliyor sonra gözlerinden döktüğü inci tanelerini diziyor. Oyuncak bebeğin yok artık kendi bebeğine otur ağla. Eski günlerden kıyafetler uydur üstüne güzelce, ellerini göğsünde bağla. Eskisi gibi olmaz ama sen yine de oyna. Şimdi başını biraz sağa çevir, yıllar öncesine pencere önüne. Orada oturan çocukluğuna usulca el salla.